Bazı vedalar hiç yaşanmaz. Ne bir kapı kapanır ardımızdan ne de son bir kez sarılırız sevdiğimiz insana. Yalnızca içimizde bir cümle yarım kalır. Ve biz, o cümlenin içinde yıllarca yaşamaya devam ederiz.
İnsanın içinde görünmeyen bir müze vardır. Kimsenin bilmediği, kimsenin ziyaret edemediği, kapısında bir tabela bile bulunmayan bir müze. .
Duvarlarında eski fotoğraflar değil, söylenememiş cümleler asılıdır. Her odasında yarım kalmış bir konuşma, her köşesinde ertelenmiş bir özür, her çekmecesinde bir türlü gönderilememiş mektup saklıdır.
Bazen bir insanın gözlerine bakıp da söyleyemediğimiz bir “Kal.” vardır orada.
Bazen bir telefonun ekranında yazılıp silinmiş bir “Seni özledim.”
Bazen de yıllar önce susarak kaybettiğimiz birine, hâlâ içimizden tekrar tekrar söylediğimiz o cümle:
“Keşke o gün biraz daha konuşsaydık.”
İşte insanın en ağır yüklerinden biri budur: Yaşanmamış vedaların hatırasını taşımak.
Çünkü bazı insanlar hayatımızdan giderken kapıyı çarpmaz. Bize son bir cümle bırakmaz. Bir açıklama yapmaz. Bazen yalnızca uzaklaşırlar. Biz ise geride kalan sessizliğin içinden bir anlam çıkarmaya çalışırız. Oysa insan zihni, yarım kalan hikâyeleri tamamlamaya meyillidir. Bir konuşmanın sonunu getiremediğimizde, onu defalarca içimizde yeniden yaşarız. Söyleyemediğimiz cümleleri farklı zamanlarda, farklı tonlarla kurarız.
Keşke daha cesur olsaydım.
Keşke biraz daha sabretseydim.
Keşke kendimi anlatabilseydim.
Keşke gitmeden önce son bir kez sarılsaydım.
Ama hayat, keşkelere cevap vermek gibi bir alışkanlığa sahip değildir.
Bazı cümleler söylenmediği için değil, söylenecekleri insan artık yanımızda olmadığı için
acıtır. Mesela bir cümleyi insanın içinde ne kadar uzun süre saklayabiliriz?
Birine kızgın olduğumuzda, aslında söylemek istediğimiz şey çoğu zaman öfkemizden daha
derindedir. “Beni neden anlamadın?” deriz.
Ama içimizdeki asıl cümle belki de şudur:
“Beni anlaman için bu kadar çabalamak zorunda kalmasaydım, belki hâlâ yanımda olurdun.”
Bazen birine “Senden nefret ediyorum.” deriz. Oysa içimizde sakladığımız cümle, belki de yıllardır beklediğimiz bir “Seni kırdığımın farkındayım.” sözüdür.
İnsan, her zaman söylediği şeyin kendisini anlatmaz. Bazen en çok sustuğu yerde görünür.
Bir masada herkes gülerken içine kapanan insanın, anlatamadığı bir hikâyesi olabilir. Bir vedada dimdik duran insanın, arkasını döndüğünde dağılan bir kalbi. .
Çünkü bazı duyguların dili yoktur. İnsan onları sözcüklere dönüştüremediğinde, sessizliğiyle
taşımaya başlar. Ve zaman geçtikçe o sessizlik, insanın karakteriymiş gibi görünür.
Oysa belki de yalnızca bir zamanlar söyleyemediği bir cümlenin yankısıdır. En çok da yanlış
zamanda sustuklarımız kalır içimizde.
Birini sevdiğimizi söylemek için doğru anı bekleriz. .
Birinden özür dilemek için öfkemizin dinmesini. .
Birine teşekkür etmek için daha güzel bir fırsatı. .
Birine veda etmek için kendimizi hazır hissetmeyi. .
Hayatın bize sonsuz sayıda fırsat sunacağını düşünürüz. Oysa hayat, en çok da bu düşüncemizle yanılır. Bir gün o insanın telefon numarası hâlâ rehberimizde dururken sesini bir daha duyamayacağımızı öğreniriz. Bir gün çocukluğumuzun geçtiği evin önünden geçeriz ve artık o evin bize ait olmadığını fark ederiz. Bir gün annemizin, babamızın ya da yıllardır görmediğimiz bir dostumuzun sesini hatırlamaya çalışırız.
Ve birden anlarız:
Bazı cümlelerin son kullanma tarihi yoktur; ama onları söyleyebileceğimiz zamanın vardır.
Belki de bu yüzden insan, geçmişe dönüp baktığında yaptığı hatalardan çok, yapmaya cesaret edemediği şeyleri hatırlar.
Söylemediği bir sevgiyi. .
Tutmadığı bir eli. .
Gitmesini engelleyemediği bir insanı. .
Ve kendine bile itiraf edemediği o küçücük umudu:
“Belki bir gün yeniden karşılaşırız.”
Peki, bütün vedalar bir insana mı edilir?
Tabii ki de hayır.
Bazen bir şehirden ayrılırken çocukluğumuza veda ederiz.
Bazen eski bir fotoğrafın karşısında durup artık olmadığımız kişiyi özleriz.
Bazen bir mesleği, bir hayali, bir dostluğu ya da bir zamanlar bize çok yakıştığını düşündüğümüz bir hayatı geride bırakırız. Kimseye anlatmadığımız kayıplarımız vardır.
Bir zamanlar olmak istediğimiz insan. .
Bir türlü gerçekleşmeyen hayalimiz. .
Bir gün mutlaka yapacağımıza inandığımız yolculuk. .
Ve yıllar içinde farkına varmadan terk ettiğimiz kendimiz. İnsan yalnızca kaybettiklerinin değil, hiç yaşayamadıklarının da yasını tutar. Belki de en sessiz vedalar, kendi içimizde gerçekleştirdiklerimizdir. Bir gün aynaya bakar ve eskisi kadar heyecanlanmadığımızı fark ederiz. Bir zamanlar uğruna her şeyi göze aldığımız hayallerin artık bizi eskisi gibi çağırmadığını görürüz.
Sonra kendimize sorarız:
“Ben ne zaman böyle biri oldum?”
İşte o soru, içimizdeki müzenin en kuytu odalarından birini açar. Orada, bir zamanlar olduğumuz insan duruyordur. Bize bakar. Belki de tek istediği, kendisini tamamen unutmadığımızı bilmektir. Bazen bir vedanın en ağır tarafı, karşımızdakine söyleyemediklerimiz değil, kendimize söyleyemediklerimizdir.
“Ben de yoruldum.”
“Ben de kırıldım.”
“Ben de sevilmek istedim.”
“Ben de birinin beni seçmesini bekledim.”
Bu cümleleri başkalarına söylemekten kaçınırız. Çünkü güçlü görünmek isteriz. Çünkü birinin bizi zayıf bulmasından korkarız. Çünkü bazen kendi duygularımızı bile kendimize itiraf etmek, onları gerçekten yaşadığımızı kabul etmek anlamına gelir. Oysa insanın kendine söyleyebileceği en şefkatli cümlelerden biri şudur:
“O gün elimden gelen buydu.”
Belki daha cesur olabilirdik.
Belki daha açık konuşabilirdik.
Belki de bazı şeyleri farklı yapabilirdik.
Ama geçmişteki kendimizi, bugünkü aklımızla yargılarken unutmamamız gereken bir şey var:
O günkü biz de bir şeyleri ilk kez yaşıyordu.
O günkü biz de korkuyordu.
O günkü biz de sevilmek, anlaşılmak ve incinmemek istiyordu.
Ve belki de o günkü kendimize söyleyemediğimiz en önemli cümle şudur:
“Seni anlıyorum.”
Peki, bu müzeyi bir gün kapatabilir miyiz?
Belki hayır.
Çünkü insanın geçmişiyle ilişkisi, bir kapıyı kapatıp anahtarı atmak kadar kolay değildir.
Bazı hatıralar bizimle yaşamaya devam eder. Bazı insanların yokluğu, varlıklarından daha görünür hâle gelir. Bazı cümleler yıllar sonra bile boğazımızda düğümlenir. Ama belki de mesele müzeyi kapatmak değildir. Belki mesele, o odalarda sonsuza kadar yaşamayı bırakmaktır. Söyleyemediğimiz bir özür varsa, hâlâ söyleme imkânımız olup olmadığını düşünebiliriz. Birine teşekkür etmek istiyorsak, bunu yarına bırakmayabiliriz.
Birini seviyorsak, sevgimizi ifade etmek için kusursuz bir an beklemek zorunda olmadığımızı
hatırlayabiliriz. Ve artık ulaşamayacağımız birine söyleyemediğimiz cümlelerimiz varsa, onları bir kâğıda yazabiliriz.
Göndermeyeceğimiz bir mektup. .
Kimsenin okumayacağı bir itiraf. .
Yalnızca kendimize ait bir veda. .
Çünkü bazen bir duyguyu iyileştiren şey, karşı tarafın vereceği cevap değil, bizim onu nihayet kendi içimizden çıkarabilmemizdir. Elbette her yara bir cümleyle kapanmaz. Her veda bir mektupla tamamlanmaz. Ama insan bazen kendine bir kapı aralayabilir.
Şimdi kendine bir soru sor.
Hayatında, yıllar geçmesine rağmen hâlâ söyleyemediğin bir cümle var mı?
Birine “Beni neden bıraktın?” demek istiyor olabilir misin?
Birine “Sana kızgın değilim artık.” demek. .
Birine “Keşke seni daha iyi anlayabilseydim.” diye fısıldamak. .
Ya da belki yalnızca, bir zamanlar olduğun o insana dönüp şunu söylemek:
“Bunca zaman seni unutmaya çalıştım. Oysa sen, benim en çok özlediğim kişiydin.”
Belki de hepimizin içinde böyle bir müze var. Kimsenin bilmediği, kimsenin görmediği. .
Ve belki de hepimiz, hayatın bir yerinde, o müzenin kapısında durup aynı şeyi düşünüyoruz:
“Keşke o gün, içimden geçenleri söyleyebilseydim.”
Ama hayat hâlâ devam ediyor.
Hâlâ arayabileceğimiz insanlar var.
Hâlâ tutabileceğiniz eller.
Hâlâ teşekkür edebileceğimiz, özür dileyebileceğimiz, sevgimizi söyleyebileceğimiz insanlar.
Ve belki de bu yazının en önemli cümlesi şu:
Bir gün geriye dönüp baktığında, içinde en çok hangi cümlenin yarım kalmış olmasını
istemezdin?
Çünkü bazen bir insanın hayatını değiştiren şey, büyük bir karar değil, tam zamanında söylenmiş
küçücük bir cümledir.
Ve bazen bir vedayı geciktirmek için değil, bir sevgiyi yaşatmak için konuşmak gerekir.
Caner DEMİR



